-benim savıma göre- normalden daha yaratıcı olacağı idi.
Vallahi, öncelikle ben, böyle bir blog açarak yaratıcı mı yoksa mal mı oldum
onu bilemedim. isyanlardayım. Sadece gelecek olursam, eldeki kızdan olduk! En azından
arada bi iki muhabbet eder, konuşur, otururduk. Bu blogdan sonra kız
iyice benden korkmuş ya da kafasında bir takım çekinceler yer etmiş olacak ki, deyim yerindeyse artık bendenizden kaçar, gördüğü yerde yol değiştirir oldu! durum o derece yani :)
tamam bende daha blögün ilk giriş metninde, fikrimi ve zikrimi bu
kadar açık etmemeliydim ama ne yapayım, ömür kısa, bi şekilde tez
elden işleri oluruna vardırmak gerek dedim, maksat mercimeği fırına vermek değil ya hoş, sanat yapacaktık şuracık da, kimseye de zararım dokunmazdı. buradan eğlenirdim, üretirdim; ta ki biri gelip beni buradan keşfedene kadar. Neyse olan oldu, sağlık
olsun diyelim(?)
Bugün gelinen noktada; bu bloğun içeriğindeki metni bayağı, sokak ağzı ya da küstahça bulanlar..., hatta daha daha başka yorumlayanlarda oldu! bu yolla 90'lı kız elde etmek gibi bir amaca giriştiğim iması bile ortaya atıldı. yazıktır, günahtır be kardeşim, sanat adamıyız biz, yakışmıyor bu tür yakıştırmalar.
bu veryansınlar karşısında, blög içeriğini revize etmek, eserimden tavize mahal verecek bir işe girişmekten kaçındım. Girişmem de! Ancak açılış yazısındaki uzun metnin, üzerindeki makyaj kaldırıldığında, esasen ne ifade ettiği konusunu açıklığa kavuşturmak adına, bir paragraf ya da bilemedin iki paragraf içinde, derdimi özetlemek adına, şu cümleleri dökeceğim gönül kelamımdan:
*BASIN AÇIKLAMASI
Blög içeriğinde, dikkatinizi kötü yönde celb eden, sizi rahatsız etmiş, aşırıya kaçan cümle ya da kelimeler, tanımlamalar görmüş olabilirsiniz. ama ben; belki birazcık olsun okunmasını zevkli kılabilirim ereğiyle kullanmaktan çekinmediğim bazı kelime ya da cümle öbekleri yüzünden, tüm bir yazımın çöpe gönderilmesine katlanamam.
bu metin, biraz süslenmiş ve allanıp pullanmış yapısı altında, aslında şu önermeyi içeriyor:
Günümüz algısındakine benzer şekliyle vuku bulan, Aşk denen bi hadise yoktur; Ya da şöyle diyelim, mevzuu bahis olunan şeye, olsa olsa "aşk acısı" gibi bir şey diyebiliriz.
Bir kişi, o ve ya bu şekilde karşısındakini etkilemeye, onun dikkatini çekmeye çabalar, uğraşır da durur, ne müthiş bir mücadeledir bu! işte aşk denen şey, başkalarının her zaman hedefe ulaşmak için otoyolu seçtiği anda, bizim adamımızın daha az tercih edilen patika yolda yaşadığı olaylar bütünüdür. bizim adamımız da diğerleri gibi yol üzerindedir, henüz yolu kat etmektedir, halen daha yoldadır ve onu nihai sonuca götürecek bir dizi uğraşılar vermesi gerekmektedir. Ancak onunkisi, otoyolda seyreden adam kadar rutin ve hazır bilgiye dayalı bir süreç olmaz.
İşte aşk denen şey: acı, keder ya da ıstırap.., ve bunun yanında nice mutlu an, gülmeyle, tebessümle dolu sürecin tamamına verdiğimiz addır. nihai bir son, sonuç elde edildiğinde ya da günümüz jargonuyla işin adı "çıkma" gibi bir cümleye indirgendiğinde, aşk sona ermiş, bitmiştir. onun adı daha başka bir şeydir.
bu blog, nihai sona ulaşmakla geçen süre boyunca, kişinin daha yaratıcı olduğu, daha aktif beyinsel bir düzeye eriştiğini idda eder ve deneklere şunu önerir; "Aman haa, sakın! bu süreçten hiç çıkmayın!" Günümüz kabullerinden biraz uzakta duran böyle bir ilişki, daha iyi resim yapabilmek, daha özgün şiirler yazabilmek ya da daha özgün, ilginç projelere imza atabilmek adına verilen küçük bir tavizdir. Bu arada taviz demek de hata olur, çünkü bu süreç ki sizi asıl mutlu eden, belleklerden silinemeyen tatlı anların yaşandığı özel bir zaman dilimidir. Kim iddia edebilir ki rayına oturan ve yapılanların birbirini tekrara girdiği bir ilişkinin, benim yukarıda tasavvurunu kurduğum, idda ettiğim aşk evresinden daha güzel olduğunu?
Bu, iki güzel sanatlar öğrencisi arasındaki, yeni tip kamusal sanatı baz alan, şüphesiz ilginç ve blog kayıtlarının kitaplaştırıldığı vakit, hayli ses getirecek sanatsal bir pratik olacaktı.
eğer ki blog ortamında süreç işleyişe geçseydi, en azından ben, çok güzel bir günce çıkacağına inanmıştım.
hem özürlerimi iletiyor ama hemde; bu blog denemesinin sanat kuramları dersiyle bir ilgi alakası olmadığını iddia eden bünyelere, bana bi şans daha verin, burada paylaştık ki bi bildiğimiz var diyorum.
***
bende bu türden düşünceler yumağı, Gothe'nin "Genç Werther'in Acıları" kitabını ısrarla ve inatla sabahlayarak okuduğum, bundan iki yıl öncesinin yaz tatiline dayanır. Orda da baş karakter, söz konusu bayana bir dizi problem yüzünden reel düzlemde ulaşamamaktadır lakin sürekli ona mektuplar, yazılar..vesaire yazma konusunda bir efor içine girer. Kendini harap eder; Fiziksel olarak aynı mekanda bir ya da bilemedin iki kez karşılaşmışlardır ve bir sonrası için karşılaşma olasılıkları neredeyse yoktur; Ancak kitap boyunca Werther'in, kadını yazdığı mektuplar ile avcunun içine aldığını, onu düşünmenin ötesinde, o cevapsız mektuplarla onu deneyimleyebildiğini hissederiz.
bu mektuplar süresince Werther'in, kah bu kadına daha çok ulaşır, onunla arayı düzelttiğini, kah ondan soğuduğu anların cerayan ettiğini görürüz. Gerçek hayatta karşınızda olmayan bir bayanı, yaptığınız resimler ya da ona yazıp çizdiğiniz sayfalar dolusu yazıyla elde ettiğinizi düşünün!
Bir ilişkiyi kağıt üzerinde başlattığınızı, devam eden süreçte kağıt üzerinde aniden beliren bir kavga, anlaşmazlık neticesinde ayrıldığınızı hayal edin; herşey kağıt üzerinde(?)
Bir erkeğin, bir kadını kağıt üzerinde ya da tuvallerindeki fırça vuruşlarında tüketmesi. Gerçek hayatta adınızı bile bilmeyen bir bayanla, hiper boyutta uzun soluklu bir serüven yaşadığınızı, belki de bir noktadan sonra oına res çektiğinizi, ondan ayrıldığınızı hayal edin; sonra da gidip kulağınızı kestiğinizi :P
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder