10 Nisan 2011 Pazar

Sanat Sepet ve Aşk Üzerine

Ya da diğer adıya; Hep Burada Kalmak İstiyorum.

Şimdi aşk zamanıdır, aşk ömrün yarısı, anlamı, çarktaki en önemli dişlidir, yahu bırak aşık olalım, içtiğimiz memba suyu değil herhalde, aşk şarabıdır. Bu yazı; Sanat’sal yaratının sadece aşk ile gerçekleşebileceği üzerine temellendirilmiştir. Başlamadan önce belirtmem gerekir ki, tanımlamalar yaparken “bazen” ile başlayan cümleler kullanırız ama benim şimdi size anlatacaklarım, bazen kelimesindeki muğlaklığı kabullenemez, diyeceklerim; benim nazarımda mütemadiyen geçerliliğini koruyan, reel hadiselerdir.

Aşk ne kadar belirsiz bir toz bulutu gibi gözüküyor gibi dursada, benim aşk üzerine diyeceklerim, aksine kesin kurallar çizen bir dizi şart ve püf noktayı, bir takım kıstasları içerir.

İnsan neyle yaşar? Elbette bunları listeye dökmek anlamsız, ancak insanoğlu;

Bir takım gereksinimlerini karşılayabildiği ölçüde mutlu, mesut ve refah içinde hayatını sürdürebilir. Ete, süte, bala, tereyağına, barınmak için başını sokacağı deliğe ya da örtünmek için elbiseye duyulan istek, bin bir türlü yol ile işlenen emeğin sonucunda karşılanır.

Bu yollar, ağacın kavuğuna ya da dağda bayırda dolaşan kurda kuşa bakıp, vayy anasını ya, bak şu kainata, şu güzelliğe, doğa ana ne de güzel yaratmış böcüğü, ineği, danayı diyerek kat edilemez. İşin içinde bir takım rasyonel hesaplamaların, aklın, mantığın devreye girdiği bir dizi hesaplamalar bütünü bulunmaktadır.

Etini, sütünü, üstüne giyeceği elbiseyi, gece huzurla uyuyacağı yuvasını kuran insan, bir dizi temel ihtiyaca daha gereksinim duyar ki, bu noktadan sonra kat ettiği mesafeler sonucu çıkan ürünler, elde ettiği ürünler, aklın mantığın tekabülünden uzaktır; bir başka diyardan, uzaktan duyulan melodiler gibi çınlar kulaklarda..! işte bu ihtiyaçlara, zorunlu ama bir o kadar da muğlak ihtiyaçlar, insanın en temel içgüdülerinin gıdıklandığı özer durumlar olarak bakmak gerekir.

Aşk kardeşlerim, aşk, insana ihtiyaç duymayacağı şeyleri yaptırır..... bi saniye ya, ben burada hangi konudan bahsediyorum, bu yazıyı Tuğçe ye yazmam gerekiyordu. Hem ne o öyle, ilkokul düzeyinde bir anlatımla, insanın temel ihtiyaçlarından daldığım konuyu, günümüz modern kapitalist süreçteki ihtiyaçlara uzanan bir perspektifte ele almak benim haddimemi? Marx’ın cilt cilt yazıp derman bulamadığı bu ve benzer konulara, burada iki sayfalık yazımla ben mi derman bulacağım. Peh!

Şuanda benim konum, Tuğçe’ye bir mantaliteyi kabul ettirmekle ilgili. Ya da bir bakıma, Tuğçe’ye kendimi kabul ettirmekle ilgili. Yaratım sürecinde bulunan, ortaya yeni, özgün bir şeyler koyma istek ve arzusuyla yanıp tutuşan biz gençler, henüz sanatçı olma yolunda, aday adaylarıyız. Belki şu aşamadan sonra aday adaylığından, adaylık mertebesine terfi etmiş olabiliriz. Zira biz, Bendeniz ve Tuğçe, ilk olarak bisiklete binmeye karar verdik. Bunu zayıflamak ya da form tutmak için değil, süregelen kapital sistem içinde kavrulan vücutlarımızı bir nebze olsun rahatlatmak,

... çeşme suyunu değil, hayatın öz suyunu, anlamını içebilmek için yaptık.

Durmadan belli bir noktadan ve aşırı dozda verilen solaryum ışığına maruz bırakılan vücutlarımızı, bir an olsun gerçek gün ışığıyla yıkamak, insan yapısı dünyadan, transandantal bir noktaya sıçramak adına, bu yola çıktık, ayağımızı pedalın üzerine koyduk.

Biraz hicaz makamında bloglayalım;

Esasında ben, şuan çok tedirginim.

Tedirginim...

Diş hekimiyle randevum var ama gidemiyorum. Korkuyorum, kafam karışık. Bi de üstüne Tuğçe çıktı, daha bir karışıyor kafam. Haa bu arada Tuğçe diş hekimi değil, Tuğçe’den mütevellit açığa çıkan tedirginliğin sebebi, benim diş hekimi korkumdan ileri gelmemekte, onun nedeni başka, daha başka... başka işte!

Ben Tuğçe’yle, sanatsal bir temel üzerinde, -evet evet sanatsal- bir birliktelik inşa etmek istiyorum.

İstiyorum...

Hicaz makanından sıkıldım, neyse, adamakıllı yazmaya devam;

Şimdi olay şudur ki, eğer sanat denen bir şey varsa ki artık iyiden iyiye böyle bir şeyin varlığına inanıyorum; öte yandan sanat denen bu hadisenin, insanların kafasındaki sanat bilgisinden çok farklı, bambaşka bir şey olduğu bilgisine de sahibim ve dolayısıyla benim sanat algımla dışarıdaki Rüstem amcanın hatta okul bahçesindeki Veysel’in bir olmadığını da biliyorum. ve aklımdaki sanata uygun, bana yakışan bir sanat eseriyle tekrar, yeniden ve gümbür gümbür sahnelere dönmek telaşesindeyim.

Benim sanatım bi an değil, süreç sanatıdır, muhakkak kamusal alana sızmalı, bir süreci içinde barındırmalı ve bu sürecin sonunda da kamusalı değiştirebilmeli, dönüştürebilmelidir.

Öğreneğin Çanakkale turu, benim lugatımdaki tanımıyla bir sanat eseridir, yolda bizi gören insanların algısına nüfus edilmiş, bireylerin aklı, bizim o cesaret timsali girişimimiz akabinde değişmiş, yeniden şekillenmiştir. Şimdi bu konu uzun hadise, burada uzun uzadıya bir başka zaman anlatırız

Biliyorum evet, şuanda yaptığım bloğu sulandırmaktan öteye geçmiyor, konuyu uzattıkça uzatıyorum ama benim bunu yaparken bir amacım var;

yukarıda da anlatmaya çalıştım; Sanat denen hadise ete süte ya da bala ulaşmak adına bir takım yollar izlenerek kesin ve net bir şekilde elde edilemez. İşte bunu demeye çalışıyorum iki saattir ama buna bir örnek sunmak, bu düşüncemi temellendirmek istiyorum ama nafile, aklıma nedense son bir haftadır hiçbir şey gelmiyor, gelemiyor, nedeni, Tuğçe’nin üzerimde oluşturduğu muğlaklık, bir geçiş evresi yaşıyorum adı: Tuğçe.

Haa bu arada yeni bir Sanat türü yaratmaya çalışmıyorum zira sanat denen şey, yıllar yıllar önce hakkın rahmetine zaten kavuştu. Sadece ülkemizde bilinen tanımdan uzak bir Sanat türünü, bu topraklarda uygulamaya çalışıyorum.

Bu sanat biraz gerçeküstücülerden, azıcık avangartlardan, ondan bundan her yerden biraz alıp, ortaya çıkmış bir velvele...

Şöyle bir şey ki, bana göre Sanat denen şey, aşk ile icra edilir. Ancak bu aşk, en başta karşılıksız bir aşk olmalıdır ama taraflardan ikisi de ortada bir aşkın olduğu gerçeğini bilmelidir, az biraz platonik olmalıdır tüm bu süreç. Böyle diyerek hemen kestirip atmak olmaz, daha haki bir gerçek var ki şimdi bu püf noktaya işaret edeceğim;

Ortada bir aşk olmalı, ancak bu bir sürece yayılmalıdır. Sanatsal üretim denen şey, aşka ulaşma çaba ve gayretinin halen daha devam ettiği ve çoğu durumda karşılıksız bırakıldığı günümüz tabiriyle “yazma, peşinden koşma, kur” evresinde ortaya çıkar. Bu yüzden âşık olunacak kişi, daha en başta bir takım özelliklere sahip olmalıdır. Mesela bunlardan ilki, bu kişi çok geniş bir arkadaş gurubuna, çok farklı çevrelerden insanlarla ilişkilere sahip olmalı, az biraz güzel, hafif meşrep, sokaktan geçen adamın dikkatini dağıtabilen bir çekiciliğe, özetle hafiften biraz “gidere” sahip olmalıdır.

İşte böyle bir realitede, bu tür bir kıza bağlanan mazbut, kafası karışık sanatçı adayı, kendini sanat denen o muğlak hadisenin oyun alanı içinde bulacaktır..

Tuğçe nerdesin dediğimde, “paten kayıyorum arkadaşlarla” cevabının getirdiği tedirginlik, kimi pehlivanı bir paket sigara bitirmeye yönlendirirken, benim gibi birine kaotik pek bir gerilimli, beni benden alan bir resim yaptırabilir.

Tuğçe gel hadi bisiklete binelim, bisikletini al, yarım saate Caddebostan’da buluşuruz dediğimde ve ben oraya geldiğimde, Tuğçe’nin Victorya Screet den fırlamış bir giyimle oralara kadar pedal çevirmiş olduğunu görmek, bir de üstüne yoldan geçen bisikletlilerden birkaçının ateş istemek ya da pardon hanfendi, sizde pompa var mı gibi absürd isteklerle Tuğçe’yle tanıştığını, yol boyunca birlikte pedallanıldığını öğrenmenin, beni içine sokacağı ızdıraplı durum, beni mahvedecek, kendi ateşimde eriyip yok olmama neden olacaktır.

Ve sonunda ne olacak(?); bir noktadan sonra lütfedip küllerimin üstüne tüküren Tuğçe’nin, Bu edimiyle küllerime verdiği yaşam enerjisi, aynı bir anka kuşu gibi o küllerden yeniden doğmamı sağlayacaktır.

Aslında sürekli aynı hataya düşüyorum, Bu blogda Aşktan, meşkten, sevdadan açtığım konulara, esasında hiç girmemem gerekiyor. Zira bunların benim nazarımda bulduğu anlam, Tuğçe’nin ya da bu yazıyı okuma cüretinde bulunan bir başka zatın anladığı şekilden çok daha farklı.

Neyse, bunları daha sonra konuşacağız.

***

Bu noktadan sonra, konu öyle yerlere süblümleşecek ki, Ben ve Tuğçe, yılar sonra bu blog üzerindeki yazılar bir kitap olarak basıldığında, kitabın telif hakları konusunda birbirimize gireceğiz. zira bu sanat adına yapılmış en büyük sitüasyonist girişimlerden biri.

Ne mi olacak? Arka sayfada ucundan da olsa az biraz durumdan bahsettim.



Öncelikle Ben, Tuğçe’yi sanatımın nesnesi haline getireceğim.

ama bunu yapmadan önce, Sanat'ı anlamam, kavramam gerekecek, bunu da Tuğçe üzerinden yapıcam. ve işte asıl nokta, ben bunu yaparken John Berger den daha öte bir estetik uzam kuracağım ki, bu da beni 21. yy ın en mühim sanatçılarından biri haline getirecek.

blog, kolektif aklın bir ürünü olacak. ben tek başıma yazdığımda bir anlam ifade etmeyecek, ama Tuğçe de bir şeyler yazdığında, iki aklın uzam üzerimdeki farklı ışınımlarının oluşturduğu çoklu perspektif, ortaya kolektif bir aklın ürününü çıkaracak. blogu okuyanlar Vauvv diyecek.

Bu blog kendi başına bir sanat işi olacak, bedenlerini, yaşamlarını, kaderlerini sanatlarının nesnesi tayin eden iki çılgın ruhun, kayda geçen emar fotoğrafı niteliğine sahip olacak, zaten dananın kuyruğuda burada kopacak.

daha neler neler olacak ama bunları böyle maddeler halinde yayınlamak yerine, örneklerle pekiştirerek çok daha gerçekçi bir düzlemde siz okuyucularımıza dikte edeceğim.

Yani kısacası, her şey çok güzel olacak. Bloğa adına veren tümce ile blog içeriği, pek yakında birbirleriyle ilişkili hale gelecek. Hepsi pek yakında, bu adreste:

hepburdakalmakistiyorum.blogspot.com